Hepimizin yıllardır bildiği, çocukluğunun gençliğinin geçtiği, benimseyip
"bizim oralar" diyebildiği yerler, oralara yazlık siteler yapıldığından
beri yeni adlar verilip, yerleşenler ya da yeni yetişen nesil tarafından o
sitelerin adlarıyla anılmaya başlandı. Bizim "ülelibük" dediğimiz yer
"gülor-ko", "adabükü" dediğimiz yer "doktorlar sitesi", "ilye tarlası"
dediğimiz yer "Gülistan"," ince burun" ise "maya" oldu. "Tuzla" köyü de
"Boğaziçi"... Artık köyün gençleri eski adlarıyla bilmiyor buraları. Ama
benim içimi acıtıyor. O nedenle buralar hakkında konuşurken inadına eski
isimlerini kullanmaya çalışıyor, önleyemediğim değişimden kendimce öç
alıyorum. Ama iki gün önce benim küçük oğlan Deniz "hani ülelibükte denize
girmiştik ya...." diye konuşmaya başlayınca bir hoşuma gitti ki, sormayın.
Hava sıcak mı sıcak. Çarşamba günü nöbete girilecek. Göbek almış başını
gidiyor. Ne kadar diyet, egzersiz desek de nafile.. Fırsat buldukça dalmaya
gitmek en iyi çözüm gibi görünüyor. Bi de siz arkadaşların "balık için en
iyi zamanlar bunlar" minvalinde ettiğiniz laflar var ya; boşluk buldukça
dalmaya gitmek şart oluyor. Akşamdan kararı hanıma tebliğ ediyorum. Onun
benim için yaptığı planlara cesurca göğüs gerip kendiminkini ısrarla
savunuyorum :)
Sabah oğlan kreşe bırakılıyor. Annem, bizim "Tuzla" köyüne bırakıldıktan
sonra "ülelibük"e doğru yollanıyorum. Gülor-ko sitesinin kış yağmurlarıyla
bozulan yollarını onarmaya başlamışlar; sahile giden yol kapalı.. Kıyıya
konuşlanmayı umarken daha yukarıdan bir yerden eşyaları kıyıya çekiyorum.
Sıcak yaman. Jet hızıyla giyiniyorum.
Ortalık yazlıkçı kaynıyor. Kayalıklara geldiğimde bir sürü plaj dalgıcı
karşılıyor beni. Buraları benim çocukluğumun geçtiği, dalmayı, balık vurmayı
öğrendiğim yer. Taşlarını tek tek sayabilirim. Sargoz ve eşkina hayalleri
uçup gidiyor. Açılıp eriştelerin arasına yatıyorum. Uzaktan çatal kuyruklu
birisi hayal meyal görünüp hızla geçip gidiyor. 3-4 kilo kadar vardı. Eh, bu
da iyi; balık olacak demektir diyerek yukarı çıkıyorum. "Hooooyyyt" diye
bağırıyor dibimde birileri. 3 kişi dibime kadar yüzmüşler, beni de balık
sanıp korkmuşlar. Tüfeğin lastiklerini boşaltıp hızla yüzme alanından
çıkıyorum. Olur, birileri laf eder. Canımı sıkmanın bi anlamı yok.
Su nasıl da berrak. İnternette karayel diyor, şiddetli diyor ama pek öyle
bir hava yok. Zaten deniz günlerdir poyraz nedeniyle iyice durulmuş durumda.
Mendireğe geliyorum. Umutluyum. Ama plajcılar dönüp buraları da tutmuşlar. Bi
de düşmanca tutumları var ki, sorma. Bi selamı bile çok görüyorlar. Ben öbür
koya doğru uzuyorum. İrili ufaklı taşlar var kıyıda. Sonrası incecik kum ve
arada erişte öbekleri.. 4 m. Civarında nötr'üm. Eriştelerin üstüne
yatıyorum. Mırmırlar etrafımdalar ama daha irileri olmalı bunların."
Ufaksınız olm siz, gidin aklımı çelmeden" diyorum. Birkaç agaşona daha
aynıları geliyor. Sonunda birisi zıpkının ucuna öpücük kondurmaya kalkınca
şişi yiyor.
Çok iri değiller ama birkaç kefal sürüsü dolanıyor etrafımda. Güzel de atış
veriyorlar ama çipura olmalı buralarda, merayı bozmayalım diye atmıyorum.
Ama o kadar kalabalıklar ki, gözü kapalı bassan tetiğe, bir kaçını bi arada
alırsın. Derken birisi şişe geçiveriyor nası olduğunu anlamadan.. )
Agaşonlar umut verici. Çipuralar bi gelip bi gidiyolar. Ama onlar da pek iri
değiller. Derken yaklaşan iki tanenin birine çakıyorum. Ardından bi tane
daha... Vay be, her dalışta bikaç çipura alınacak günler de varmış demek ki...
Taşların kumla birleştiği yerde biçimsiz bi şekilde yerleşiyorum.Taşların
arasında havuz gibi küçücük bir kumluk alan var. Oraya sığmaya çalışıyorum.
Ayaklarımı karnıma çekip küçülürken, av bekleyen canavarlar gibi
davrandığımı düşünüyorum. İşte o esnada uzaklardan kocaman bir çipura nazlı
nazlı yaklaşıyor. Hani, biçimsiz dedim ama iyi saklanmışım. Tam burundan
yaklaşır, ben de hafif yan versin diye beklerken aniden fikir değiştiriyor.
Aslında beni görmüş değil hala, telaşsız bir şekilde geri dönüyor. Hızla
"bunun son şans olduğunu, onu bir daha görebileceğim düşüncesinin boş
olduğunu" düşünerek tetiğe dokunuyorum. Kuyruk kısmından giriyor şiş ama
kelebeğin hemen ardında kalıyor. Kocca balık şişle beraber bi oraya, bi
buraya gidiyor. Amanııın, o da ne... Yırtılıyoooorrr. Yukarı çıkmadan bi
hamle ile çöküyorum üstüne. "Allaam, allaam, n'olur kaçmasın" diye
mırıldandığımı hatırlıyorum. Ama biçimsiz giren şiş nedeniyle habire ekseni
etrafında dönüp duruyor. Sonunda zaptediyorum amcayı... Nefeslenmek için
yukarı çıkmış olsaymışım kesin arkasından bakakalırmışım... Resimden de
anlaşılacaktır; arka sırt dikenlerinin altından girip dikenler boyunca
içeriden gidip omuz hizasından öteki tarafa çıkmış. Çırpınıp dönerken öte
taraftaki deriyi, ne varsa herşeyi yırttırmış. Ama artık benim... Avucumun
içine öyle bi oturuşu var ki.. Hani tarif etsem ayıp kaçar.. heh he...
Artık kum ve taşlık bitti, kayalıkları tarıyorum. Saat ilerledikçe rüzgar
artıyor ama buraların klasik karayeli yok. Tek tük köpüren dalga pek
rahatsız etmiyor ama rüzgarla beraber suyun üzeri bulanmaya başlıyor. Önce 1
m. kadar olan bulanıklık gittikçe kalınlaşıyor. 4-5 m.den dibi seçemez
oluyorum. Ama dipleyince 4-5 m.den sonrası aynı berraklıkta. Bir süre böyle
dala çıka gittikten sonra ortalıkta balık malık göremediğimi, kendimi
avuttuğumu fark edip dönüşe geçiyorum.
Agaşonların araları açılıyor. Hem ümitsizlik, hem yorgunluk... İri çipurayı
aldığım yere yakın kayaların üzerine çöküp beklemeye başlıyorum. Gözlerim
etrafı tarıyor ama ümitsizlik biraz bekleyince balık göremediğimde dipte
bekleyişi kısa kesmeme neden oluyor... Diyerek çıkmaya yeltendiğim sırada
sağdan iki adet barakuda gelip, zıpkınımın önünde park ediveriyorlar. Bunların
yavaş çekim durmalarını ve ölümüne meraklarını çok seviyorum. Ense kökünden
giriyor şiş. Hiç hareket etmeden derine doğru çöküp gidiyor. Tek hamlede
mort... Usulca avuçlarımın arasına alıp şişin üzerine çekiyorum. O anda,
vatandaşın son bir hamle ile çırpınabileceği ve elimden uçup gidebileceği
aklıma geliyor ve her şeye rağmen bir söndürme operasyonu gerçekleştirip onu
da dizgiye takıyorum.
Keyfim iyice yerine geliyor. Kışın bundan daha büyük bir tanesini almıştım.
Solungaçlarla yüzgeçler arasında bir yerden vurulmuştu. Can havliyle bir
dönmeye başlamıştı etrafımda. Ki, bilinçli olarak beni zıpkının ipi ile
bağlayıp boğmaya çalıştığını düşünmüş, ondan daha hızlı dönerek koltuk
altıma sıkıştırmıştım. Bu arada 7-8 kez zıplayarak suyun üstünde, altında
şov yapmıştı. Makaranın boşalması ne keyifliydi...
Zorlamanın pek anlamı yok diye düşünerek yüzmeye başlıyorum mendireğe doğru.
Sıcak iyice bastırmış durumda. Habire elbisenin eteklerini yelleyerek içeri
su pompalıyorum. Ohhh, serin serin iyi geliyor. Ama hem alt takımlara bi
faydası olmuyor, hem de kısa sürede tekrar ısınıveriyor. Mendireğin ucundaki
iskelede bi vatandaş kamışla balık tutmaya çalışıyor. Yanına çıkıp bir
müddet lafladıktan sonra suya girip çala palet başlangıç noktasına
dönüyorum. Denize girenlere balık şov yapıp egomu da okşadıktan, hızla
soyunduktan sonra resimleri çekip temizliyorum hepsini.
Ulen, taşların üstündeki balıklara yengecin biri sarkıyor. "Dur, zahmet
etme" deyip balıkların iç organlarıyla ziyafet çekmesini izliyorum keyifle.
Daha iyileri ve irileri sizlerin olsun.