21 Şubat 2011 Pazartesi

Yıldız Fırtınası ve İki Atış

Birkaç gündür devam eden yağmur her türlü hesabı alt üst etti. Haberlerde okumuş, duymuşsunuzdur; Marmaris ve Bodrum yine duman oldu fırtınadan. Doğanın sınırsız kazanç hırsına galebe çalmasıdır diyorum ben bu duruma. Siz misiniz vadi, dere demeden her yere bina dolduran! Eh, bizim buraları da bundan nasibini aldı biraz da olsa. Perşembe gecesi saat 03.30'da camlara vuran dolu taneleri ve pencere ve kapılarda patlayan rüzgar ile uyandık. Yağmur, esintinin de şiddetiyle bulduğu her delikten hücum etti içeriye. Hadiiii, o saatte havlu, çarşaf ne bulduysak döşedik sızıntıların önüne.  


Hava durumu Cumartesiden sonra havanın kısa süreli de olsa açılacağını söyleyince, hemen kafamda şablonu oturttum. 

Pazar sabahı dalmaya gidilecek! Bu arada, TTB'nin "çok ses tek yürek" adlı projesine katılmak için geliştirdiğim yöntem bu işin aracı olacak! Proje için düşündüklerimi eşime açıklayınca itirazsız kabul etti. 

Projenin özü şu: Hekimler Bulutsuzluk Özlemi'nin "Sözlerimi geri Alamam" adlı şarkısını söyleyip video kaydı yapacaklar ve TTB'ye iletecekler. Bu görüntüler birleştirilerek bir video klip oluşturulacak. Ben de dalış giysileriyle suya girip ilk kıtayı söyleyeceğim, sonra da "bir daha geri dönemem" deyip el sallayıp suya dalacağım.

Ama itiraz, bana yüzmeyi öğreten, dalış zehrini damarlarıma zerkeden babamdan geliyor bu sefer.

-Hafta sonu dalış mı? Bu havada dalınır mı?

Gerçekten de, bulutlar dağılmış ama hava yıldızdan vurmaya başlamış. Kem küm, proje için çekim vb. derken eşimin de dalış giysilerini sadece çekim için giyip sonra çıkacağımı zannettiği anlaşılıyor!! Ama serde Arnavut'luk var ya, bi kere kafaya koyduk mu hayatta dönmeyiz yolumuzdan. Aksi gibi, dalmayı planladığım kıyı tam da yıldıza açık. Tepeden aşıverince, inadımın aslında iyi b.k yemek olduğunu anlar gibi oluyorum. ama dedim ya...



Bilgisayarı ayarlayıp mendireğin kuytusuna hazırlıyor, suya giriyorum. Eşim ve oğlum elde fotoğraf makinası, benim söylememi bekliyorlar. "Hadi" diyorum. "Tıkla şu bilgisayarın tuşuna". "Çoktan başladı, sen söylemeye başla asıl" diyor hanım. Rüzgar ve elbisenin başlığından dolayı hiç ama hiçbirşey duyamayacağım anlaşılıyor. Ben de sesim duyulabilsin diye böğürerek söylemeye başlıyorum... Birçok kez o dört satırı karıştırıp başa dönerek birşeyler kaydettik. Sırayla seyredince yaptığım gaflar ve içine düştüğüm komik durum insanı gülümsetiyor. Ama içlerinden birini seçmek zorundaydım.  İzlemek isterseniz, tıklayınız...

Sonunda suya dalıyorum. İncecik kumlar sanki havada uçuşuyor. Hızla kumsaldan uzaklaşıyorum. İleride su daha berrak ama dalgalar daha bir şiddetli. Berrak derken, yağmurun bulanıklığı, çamur yok ama kleopatranın süt banyosu mübarek. Görüş epey kötü. İlk agaşonda bir kefal sürüsü görünüyor. Levrek bekliyorum; atmayacağım. İkinci agaşonda iki levrek geçiyor ama ben dipte tutunmaya çalışıyor, suda aylarca kaldığı için su çekip şişerek batmış kütük gibi bir ileri  bir geri salınıp duruyorum. "Bir daha geri dönemem" dediklerini duyar gibiyim. Gözümün hizasına geldiği bir anda tetiği çekiyorum. Ohh, birisini almışım....


Sonrası tam bir mücadele. Oraya yat, buraya tutun, bacakları bir yere daya, su yutma, nefesi ayarla derken epey bi yol alıyor ama birşey göremiyorum. Derken birden önüme yatık bir kaya kütlesi çıkıyor. Dibine iniyorum, dalganın kuytusunda yavaşça süzülürken bir yandan "buraların dip yapısı uygun, birden görebilirim" derken gerçeketen 3 kg. civarında bir babanın önümde yemlendiğini farkediyorum. Ama nişan almak mümkün değil. Kendimi toparlayana kadar uzayıp gidiyor. "Meraklıdır bu keratalar, şimdi döner gelir geriye" diye defalarca agaşonluyorum. "Geri dönemez"miş....

Daha bir gidiyorum. Hava soğuk değil, üşümüyorum ama fırtınada dönüş zorlayabilir; geri dönüşe geçiyorum. Önüme birden iki kardeş geliyor. Yine sütün içinde flulaşırken çekiyorum tetiği. Misinanın gerilmesinden anlayabiliyorum vurduğumu ama göremediğim gibi inip alamıyorum da... İnşallah sağlam bi yerinden vurulmuştur diye yusuflayarak dalıyorum. Ohh, iyi, tam belinin ortasından. Onu da söndürdükten sonra deneye deneye gidiyorum.  Sonunda ilk balığı aldığım yere geliyorum. Agaşonlarda iki kere daha iri levrek geçiyor uzaklardan. İkişer kilo civarındaydılar ama bildik nedenlerden, atış bile yapamıyorum. Yeter artık diyerek çıkıyorum.

Üç saatlik dalışı iki atış ve iki levrekle tamamlıyorum.

Daha iyileri ve irileri sizin olsun

 


7 Şubat 2011 Pazartesi

.......................................5 ŞUBAT DALIŞI............................

Eşim, Cuma sabahı Akyaka'da seminere gideceğini söylediğinde kafamda dalış planları oluşmaya başlamıştı bile. Hafta boyunca bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun oluşturduğu karamsarlık, internette uzun vadeli hava tahminlerinde hafta sonunun açık olduğunu görmemle dağılmıştı. 
 
Gökova ve Sakar Geçidi
Ama Cuma sabahı hava hala deliler gibi yağıyordu. Kendi aracıyla yalnız seyahat edecek olan eşimi "dikkatli olması" uyarısıyla uğurladım. Saat 09.30 sıralarında cep telefonunda onun ismini görünce içimden bir "eyvah" koptu. Kaygıyla telefonu açtım... "Sakın telaş etme, ben iyiyim ama araç kaydı........." diye başlayan monolog hızla Gökova'ya doğru yola çıkmama yetmişti bile...

Kazanın olduğu viraj
Eşimin sağlıklı olduğunu görüp Akyaka'da Yücelen Otel'e bıraktıktan sonra servise çekilen aracı kasko'ya havale edip Milas!a geri döndüm. Stres ve panik azaldıkça "dalış" fikri daha yatıştırıcı bir alternatif olmaya başladı.  Mesaiden sonra malzemeleri alıp hepbirlikte eski "Tuzla", yeni "Boğaziçi" köyüne, babamların yanına gittik.

2008 yılı Mart ayında  yaptığım gibi bir av hayalini her kış kuruyorum. Ama kiminle konuşsam, doğru dürüst levrek kalmadığını söyleyip duruyor. Gerçekten de, eskisi kadar sık dalmasam da dalışlarımda pek levrek göremiyorum. O nedenle her zaman dalmaya gittiğim yerlerden farklı bir meraya dalmayı planladım. Eskiden sırtı ile hiç boş çıkmadığımız, ama her yer yazlık sitelerle çevrili olduğu için kıyıya ulaşmakta zorlandığımız yerlerden birinden dalmayı planladım. En son dalışımda o sitenin görevlisi olduğunu öğrendiğim çocukluk arkadaşım "yahu gelsene, sana birşey diyen mi var" deyince, gök sevinç yollandım oraya...


Benim her zamanki gevşekliğim ile saat öğlen olmuştu. Sanırım 12.30 gibi suya girdim. Yağmur kesilmiş, rüzgar durmuş, deniz süt limandı. Günlerdir yağan yağmura rağmen su inanılmaz ölçüde berraktı. İçerideki koydan başlayıp buruna kadar gidebilmeyi amaçlıyordum ama beceremedim. Gidip dönebildiğim yolu işaretledim. 

Levrek hayalleri kuradurayım, önüme kefaller çıktı ilkin. Vay be, iyi de yan veriyorlar. Bir, iki, üç... Ulen, hepsine de karavana atılır mı be.. Üçte üç karavana... Artık kefallere atmayacağım diyorum içimden, moralim bozularak. Bu arada ısrarla levrek bekliyorum. Kara kıyı, açık, ağaşon, baskın... Ne biliyorsam döktürüyorum. Nafile... Bir tek levrek görünmüyor. Bir ara kendimden şüpheye düşüyorum; acaba ben mi göremiyorum diyorum. Yoo, etrafımdaki sarı renkli tüm balıkları görebiliyorum. Sarpalar, melenurlar, kefaller, ot balıkları herbirisi görüş alanımda. Eee, nerde bu levrekler?


Kuytudan çıkıp açık denizin dalgalarının etkilediği kıyılara ulaşınca dip yapısı değişiyor. Sarı benizli yosunların yerini koyu kahverenkli benekli yosunlar alıyor. Buraları daha uygun diyerek bir kayanın arkasına yatıyorum. Az sonra, maviliklerin içinden kendinden emin bir tavırla bir levrek aheste aheste üzerime doğru geliyor. Sanki denizaltı mübarek. Öyle bir vakarla geliyor ki, yırtıcılardan birisi mi acaba diye düşünüyorum bir anlığına. Tam karşıdan geliyor. Ağzından başka bir yeri görünmüyor, iki de gözleri. Tetiğe dokunmamla geri doğru kaykılıp kayaların arasına çöküyor. Hiç hareket yok. Ağzının içinden girip kuyruktan çıkmış şiş. Kefallere atılan karavanalar bir işe yaramış hiç olmazsa...

Hey gidinin levreği..


Balığı söndürüp künteye asıyorum. Bir umut, parkura asılıyorum ama nafile. Hafiften üşüme belirtileri başlayınca buruna kadar ulaşamayacağımı kestiriyorum ve dönüş başlıyor. Yolda bir de kefal alıyorum ama ötekinin yanında pek küçük kalıyor; vurmasamıydım acaba diye düşünüyorum. 



Çıktığımda ben üşümüş, hava ısınmış durumda. Titreye titreye giyinip evin yolunu tutuyorum. Bol soğanlı bir pilaki yapıyor annem.  On parmak dalıyor, şapırdata şapırdata yiyoruz.  Daha irilerini birlikte yemek nasip olur umarım.

Daha iyi ve irileri sizlerin olsun.