10 Ocak 2011 Pazartesi

8 Ocak avı...

Artık dalışa bununla gidiyorum. Megane Sport Tourer. Modus'tan sonra bu uzay gemisi gibi geliyor!
Son kez daldığımda, sıcaktan bayılacak bir halde çıkmıştım sudan. Sanki çok paraymış gibi neden kendime bir yazlık elbise almadığımı sorarak, sıcaklar devam ettikçe o 5 mm. ile dalmamaya yemin etmiştim. Yazlık elbise almadım ve neredeyse dört aydır da dalmadım. Ya hafta sonları uymadı, ya uyan zamanlarda yağmur yağdı, havalar ve sular bir türlü soğumadı derken bahane muhtelif. Aslında birisinin çekmesi, gaza getirmesi gerek, bir badi lazım ama malum, benim badi gitti gider. 

Picasso Paletin palasını dolduruyordu.
TV karşısında uyuklarken kendimi elimde malzemelerle dalmaya giderken görmeye başladım. Ve gittikçe sıklaşmaya başladı bu gündüz rüyaları. Araba ile meraya varıyor, soyunup/giyinip suya dalıyor, hayali balıklarla karşılaşıp hayali atışlar yapıyordum. Birinde işyerinde hemşire hanımın uyarısı ile yerimden sıçrayınca ikimiz de çok gülmüştük. 

Beleşçi Kıvanç.. Eline de pek yakışıyor..
 Haa, bu arada, 13 Aralıktan beri Aile Hekimi olarak çalışmaya başladım. Artık hafta arasında dalışa gitmek de yok. Kabus gibi.... Hafta sonları ise bütün meralar ellenmiş oluyor. “Erken giden kazanır” durumu...

Sonunda bu hafta sonu dalmaya zaman ayırabildim. Yatağan Acil'den tıbbi sekreter bir arkadaş ile benim yerime gelen doktor arkadaş “biz de oltaya geleceğiz” dediler. Meranın onların avı için uygun olmadığını söylememe rağmen “mangal, ızgara, mamun, dolak, kamışları ve  rakı. ile geldiler. 

Eh, ızgara da ona kaldı
Elbiseyi giyip suya dalınca “Calcium-Sandoz” misali köpürdüm hafiften. Ohhh, gazımı aldırdıktan sonra başladım nefesimi yoklamaya. Daha ikinci agaşonda 6-7 ispendek karşıladılar. Birisi künteme misafir olmayı çok istedi, kıramadım. Hava nefis. Açık deniz kıyısında olmamıza rağmen dalga yok. Su, genel standartların üzerinde bir berraklıkta. Genelde iri dalgalı olduğu için sokulamadığım kıyıdaki kayalarda inanılmaz yuvalar varmış meğer. Sargozlar kaynıyor. 400 gr.lık birini aldıktan sonra ısrarla uzaktan seyreden birine çekiyorum tetiği. Bir anda misina geriliyor ama daha ben üzerine çökemeden yırtıp, bir kayanın dibine yatıyor. Ah ya, iriymiş de kerata. Barsakları sallana sallana hemen yandaki yuvaya kayıveriyor. Demek başka birinin yemeği olacak! Yaşaması pek mümkün görünmüyor.

Acilde hasta bakmaya benziyor mu Süleyman?

Derin dalışlardan birinde iri bir sarı kulak, sığda da bir ispendek alıyor, burundan kuytuya doğru dönüyorum. O da ne, 4-5 iri levrek sığda uzaktan bana yan yan bakarak geçiyorlar. Agaşon para etmiyor. Ama biliyorum ki, meraklı bunlar, tek nefes alıp gene dalıyorum. Aslında dalmıyorum da, kafayı suya gömüyorum. Çünkü bayaa bi sığdayım, neredeyse dibe oturuyor göbeğim. Bir elimle taşlara tutunup kendimi sabitlemeye çalışırken, muhtemelen içlerinden biri sağdan yanaşıyor. Bu ziyareti yanıtsız bırakmıyor, hakkını veriyorum. Ayağa kalktığımda su dizime geliyor!!

İşte gerçek avcı. :)

Habire bir sığ, bir derin.. yatıp yatıp çıkıyorum ama bir gördüğüm sürüyü bir daha görmüyorum. Çıkmaya niyetlendiğin sırada yine sığda bir ispendek yalnız başına dinleniyor.. Yaklaşmaya çalışıyorum, yan vermiyor. Az daha, hadi be derken döndüğü anda çakıyorum. Hooop, küntede. Ama bi gariplik var. Bunun gözleri kıpkırmızı..Allah allaaah.. Dikkatlice bakınca her iki gözünün de patlamış olduğunu, kör bir balığı vurduğumu anlıyorum.

Bu arada bizimkiler habire oltayla uğraşıyorlar. Sonuç: 2 kerpe...

Ben sudan çıkıp hemen giyinirken onlar mangalı yakıyor, rakıları dolduruyorlar. Taze taze götürüyoruz avladıklarımızı. Ayıp olmasın diye kerpeleri pişirme isteklerini geri çevirmiyorum. O sırada çocukluğumun birlikte geçtiği bir arkadaşım geliyor. Sarmaş dolaş oluyoruz. Muhabbet ne güzel. Ama, yorgunluğun üstüne içilen rakı ninni gibi geliyor. Kapağı eve zar zor atıyorum.

Daha iyisi ve irisi sizlerin olsun.