11 Ekim 2011 Salı

Fırtınada Dalış

Dalmayalı kaç hafta oldu unuttum çoktan. 

Aile hekimliği sistemine geçilip Aile Hekimi olduktan sonra işler iyice karıştı. Nöbetli çalışmadan hafta içi mesaisine geçince acilin stresinden kurtuluyor olmak iyi gelir diye düşünmüştüm. Yıllardır alıştığım çalışma düzenini değiştirmek beni pek mutlu etmese de, gün geçtikçe büyüyen göbeğime ve  gelişen "Türk kaslarıma" çok iyi geldiğini söylemeliyim. 


İnsan rahata ve kolaya çok çabuk alışıveriyor. Mesai dışında kalan iki gün dalmak için fırsat yaratmak tamamen bana kalmış olsa da hep ardına sığınacak mazeretlerim oldu. Ya yazın balık görememekten, ya yalnız dalmanın tehlikeli ve sıkıcılığından, ya da düğün, toplantı vb. zorunluluklardan söz edip durdum. Öyle ki, geçen aralıktan beri ayda ortalama bir kez bile dalmamışımdır. En fazla iki hafta suya girip ıslanmadığımda basan kaşıntılar da yavaş yavaş terk edince bedenimi, oluruna kaldı dalma işi. 


İşte, miskinliğin tepe yapıp, masa başı çalışmanın rahatlığına gömülmüşken bir arkadaşımın tüple dalışa gitme önerisine yarım ağızla evet dedim. Cumartesi sabah Bodrum'a gidecek, bir teknenin ekibine dahil olarak dalacaktık. 


Dalış brövesini alalı 30 yıl kadar olmasının bir önemi yok muydu? 

Eh, ben zaten fiilen dalmıyor muydum? 
Kendini bilen birisi değil miydim? 
Zaten brövesiz dalan o kadar insan yok muydu? 
Eskiden alınmış da olsa brövem vardı,
Hem bir hatırlatma dalışı yapılırdı...

Eğitim dalışı
Bu kadar kışkırtıcı mazeretlerin arasında hayır demek delilik olurdu. Cumartesi ola hayrola deyip tekrar görüşmek üzere sözleştik. 

Ertesi gün ASAD'dan arkadaşım Gökhan aradı, hafta sonu Milas'ta olacağını, fırsatım olursa birlikte dalmak istediğini söyledi. Cumartesi günü arkadaşlara sözüm olduğunu, pazar günü havanın kötü olacağına dair hava tahmin raporları olduğunu söylesem de onun duraksadığı tek yer "hafta sonu iki gün dalış" yapmanın aile huzuruna yapacağı etki oldu. "Yenge tavır yapar, olmaz o zaman" dese de, bu olasılık aklıma girmişti bir kere. Onunla da sonra görüşmek üzere sözleştik. 


Cumartesi sabah Bodrum'a yollandık. Tekneye binip Karaada'nın arkasına, Paçoz Koyu'na gittik. Benimle birlikte bir başka arkadaş daha dalış konusunda pek deneyimli değildi. İkimiz bir dalış hocası eşliğinde daldık. Önce 15 dakika kadar temel konularda bilgi tekrarı yaptık; sonra yavaş yavaş derine inmeye başladık. BOSAD tarafından 2008 yılında yapay resif oluşturma projesi kapsamında batırılan C-47 Dakota uçak batığının üst ucuna ulaştık; 17m.


Aynı temkinlilikle yukarı çıkmaya başladık. Teknenin altına yaklaştığımızda motor ve pervane sesi ile irkildik. Hızla yukarı çıkınca havanın patladığını, teknenin kıyıya sürüklenmemek için motor yardımı ile tutunmaya çalıştığını anladık. Hızla toparlanıp lodosun etki alanından çıkıp adanın kutu bir koyuna demirledik.  Bu arada yağmur öyle bir indirdi ki, adadan Bodrum görünmez olmuştu. Hafif bir yemekten sonra ikinci bir dalış, ve geri dönüş..

Su altında dengenin ayrı bir aparatla sağlanıyor olmasına ve fazla oksijen tüketmemek için sakin hareket edip gereksiz efordan kaçınılmasına rağmen yorulduğumu eve dönüş yolunda fark ettim. Sıcak bir duş ve kısa bir uyku beni kendime getirmişti. Yemek yerken eşime Gökhan'ın pazar günkü dalış teklifini ilettim ve hayretler içinde kaldım; herhangi bir itiraz yükselmedi!! Daha sonra Gökhan'la haberleşip fırtınanın tutmayacağı, havanın uygun olacağı bir mera tespit edip erkenden buluşmak üzere sözleştik. 

Daha hala dalış heyecanımı yitirmemişim, en çok buna seviniyorum. Altıda kalkmak için saat kurmama rağmen 5.30 gibi uyandım. Belki bunda deliler gibi esen rüzgarın kapı ve pencerelerde yarattığı çığlıkların da payı vardır ama dalış heyecanı olarak düşünmek beni daha mutlu ediyor..

Yoldan Gökhan'ı alıp saat 7 sıralarında suya girdik. Hava hiç de söylendiği gibi görünmüyordu. Deniz süt liman, rüzgar hafif, gökyüzü parçalı bulutlu... Hızla geçiyor olmalarına rağmen bizim olduğumuz yer mükemmel görünüyor..

Dalış planımızı yapıp dala çıka yüzmeye başlıyoruz. Birlikte dalmak benim tercihim, Gökhan'dan öğreneceğim bir sürü şey olduğunu düşünüyorum. En azından dalarken onu izlemek bile heyecan verici. Hedeflediğimiz meraya varınca o derinde, ben sığda avlanmaya başlıyoruz ama bizimkisi sinek avlamak! O birkaç parça balık gördüğünü söylemesine rağmen ikimizin de küntesi boş. Ben de 8-10 parçalık bir tral sürüsü gördüm ama atış bile yapamadım.

Tral
Derken rüzgar bulunduğumuz bölgede sertleşmeye başlıyor, denizin yüzeyini bölgesel olarak köpürterek milyonlarca su damlasını havalandırıyor, ardından da burkularak herhangi bir yöne yürümeye başlıyor. İri dalga oluşturmuyor ama geçtiği yerleri resmen süpürüyor. Başımız suyun içinde bu atakların geçmesini beklerken şnorkelden ıslık sesi geliyor, savrulan su damlacıkları kırbaç gibi sırtımıza iniyor. 

Bu arada, tek deli biz değilmişiz!. Agaşona yattığım bir sırada, bakış yönümden birisi yaklaştı, Gökhan geldi zannettim. Ama arkasından bir dalgıç daha çıkıverdi. Selamlaşarak ayrıldık.

Aynen böyle düştü yıldırımlar!
Ayrılarak dalmamıza ve fırtınaya rağmen göz temasını kaybetmiyoruz. Fırtınanın iyice elektrik yüklendiği,  şimşek ve yıldırımların gök gürültüleriyle ardı ardına patlamaya başladığı sırada ikimiz de adanın kıyısında buluşuyoruz. Korkumuz, Poseidon'un üstümüze yıldırımlar indirmesi. Çöldeki bahtsız bedevi olmaya hiç gerek yok. Tüfekleri bırakıp, kıyıda suya gömülüyoruz. Filmlerdeki gibi sağımızda solumuzda şimşekler çakıyor, yıldırımlar düşüyor ve bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor. Bu öfkeli hava Güvercinlik yönünde uzaklaşmaya başlayınca ağzımızı havaya açarak su içmeye çalışıyoruz. Yağmur o kadar yoğun ki, gerçekten oluyor! Derken gözlüklerimize doldurduğumuz yağmur suyu ile susuzluğumuzu biraz daha gideriyoruz. Ağızlarını havaya açmış, yan yana iki dalgıç görüntüsünün dışarıdan ne kadar komik göründüğünü konuşarak gülüşüyoruz. 


Yağmur kıyıda suyu hem bulandırıyor, hem de tatlı su ile tuzlu su karışımında görüntü bozuluyor. Artık duru bir görüntü almak için dalarak bakınmak gerekiyor. Kıyıya dönüyor, birbirimize paralel bir konumda dalmaya devam ediyoruz. Bir ara ben açıktayken "abi bir şey var mı? diye soruyor Gökhan kıyıdan. "Yok" diyorum. Daha bir atış bile yapmadım henüz. O kıyıdan dalmaya devam ederken ben maviliklerin arasından gelecek trofenin hayali ile agaşonları inatla sürdürüyorum. 

İşte o sırada kefal sürüsünü takiben 5-6 adet barakuda, atış yapamadan geçiyor. Agaşona devam; biliyorum meraklı balıklar bunlar ama nafile.. Dönmüyorlar. Yüzeyde Gökhan'a sesleniyorum, gelsin de birlikte uğraşalım diye ama göremiyorum onu. Bir sonraki agaşonda üzerime gelen bir kefale atış yapmayı düşünürken, kefalin arkasından hızla yaklaşan balığı görüyorum. Yavaşça hedefe alıp çekiyorum tetiği. Levrek... Kafadan kuyruğa, şişe geçiyor. İrice de kerata.. Eh, bende bir keyif, bir keyif; sormayın.


Hava iyice durgunlaşıyor, arada güneş bile çıkıyor. Agaşonlara devam. Bir kefal ıskalamama rağmen ikincisini alınca keyfim iyice artıyor. Ama anlaşılan balık sadece belli bir alanda eyleşiyor. Yavaşça meranın dışına kayınca balık malık kalmıyor gene. Zaten giysilerin olduğu yere de gelmişiz. Sudan çıkıp soyunuyorum önce. Sonra telefonla eşimi arayıp çıktığımı haber ediyorum; tam 8 kez aramış... Balıkların resmini çekip temizliyorum.


Gözüm Gökhan'da. Zaman geçiyor.. Yok...Yağmur çiselemeye başlıyor. Dalışı planlarken gittiğimizin aksi yönünde kısa bir meradan bahsetmişti; oraya gitmiştir belki.. Kara kıyıdaydı, başına birşey gelmiş olmasın? Geri dönmüş olmasın? Bu güdüyle geldiğimiz yöne yürüyor, gözlerimle denizi tarıyorum. Aklımda İlhan'ın ölümü.. Nedense insanın zihni hep kötü olasılıklara kilitleniyor böyle durumlarda. Ne derim ben eşine? Kimi aramalıyım? 112? 154? Sahil güvenlik? Güven? Oral? Offf, offf. Gökhan nerdesin?

Havluyu kayanın kuru bir bölgesine atıp oturuyorum. Gözüm suda. Bir Güvercinlik yönüne, bir Bodrum yönüne bakıyor,  bir şnorkel görüntüsü ya da bir palet çırpıntısı arıyorum. Birilerine haber etmek için ne kadar beklemeli; bunun bir makul süresi var mı?


İşte böyle karamsar ve endişeli endişeli beklerken Gökhan yürüyerek Bodrum yönünden çıkıp geliyor sallanarak. "Eh be! diyorum, "çatlattın beni meraktan."

Var ya, onu sağ salim karşımda görmek bana o gün verilebilecek en harika hediyeydi. O da birkaç balık vurmuştu ama bu bahiste balıkların filan önemi kalmamıştı. Onun da eşini arayıp gecikme konusundaki mazeretlerimizi ilettikten sonra toparlanıp geri döndük.

Siz siz olun, dalış planınızı çok net yapın ve birbirinizden ayrılacaksanız mutlaka arkadaşlarınıza haber verin. 








21 Şubat 2011 Pazartesi

Yıldız Fırtınası ve İki Atış

Birkaç gündür devam eden yağmur her türlü hesabı alt üst etti. Haberlerde okumuş, duymuşsunuzdur; Marmaris ve Bodrum yine duman oldu fırtınadan. Doğanın sınırsız kazanç hırsına galebe çalmasıdır diyorum ben bu duruma. Siz misiniz vadi, dere demeden her yere bina dolduran! Eh, bizim buraları da bundan nasibini aldı biraz da olsa. Perşembe gecesi saat 03.30'da camlara vuran dolu taneleri ve pencere ve kapılarda patlayan rüzgar ile uyandık. Yağmur, esintinin de şiddetiyle bulduğu her delikten hücum etti içeriye. Hadiiii, o saatte havlu, çarşaf ne bulduysak döşedik sızıntıların önüne.  


Hava durumu Cumartesiden sonra havanın kısa süreli de olsa açılacağını söyleyince, hemen kafamda şablonu oturttum. 

Pazar sabahı dalmaya gidilecek! Bu arada, TTB'nin "çok ses tek yürek" adlı projesine katılmak için geliştirdiğim yöntem bu işin aracı olacak! Proje için düşündüklerimi eşime açıklayınca itirazsız kabul etti. 

Projenin özü şu: Hekimler Bulutsuzluk Özlemi'nin "Sözlerimi geri Alamam" adlı şarkısını söyleyip video kaydı yapacaklar ve TTB'ye iletecekler. Bu görüntüler birleştirilerek bir video klip oluşturulacak. Ben de dalış giysileriyle suya girip ilk kıtayı söyleyeceğim, sonra da "bir daha geri dönemem" deyip el sallayıp suya dalacağım.

Ama itiraz, bana yüzmeyi öğreten, dalış zehrini damarlarıma zerkeden babamdan geliyor bu sefer.

-Hafta sonu dalış mı? Bu havada dalınır mı?

Gerçekten de, bulutlar dağılmış ama hava yıldızdan vurmaya başlamış. Kem küm, proje için çekim vb. derken eşimin de dalış giysilerini sadece çekim için giyip sonra çıkacağımı zannettiği anlaşılıyor!! Ama serde Arnavut'luk var ya, bi kere kafaya koyduk mu hayatta dönmeyiz yolumuzdan. Aksi gibi, dalmayı planladığım kıyı tam da yıldıza açık. Tepeden aşıverince, inadımın aslında iyi b.k yemek olduğunu anlar gibi oluyorum. ama dedim ya...



Bilgisayarı ayarlayıp mendireğin kuytusuna hazırlıyor, suya giriyorum. Eşim ve oğlum elde fotoğraf makinası, benim söylememi bekliyorlar. "Hadi" diyorum. "Tıkla şu bilgisayarın tuşuna". "Çoktan başladı, sen söylemeye başla asıl" diyor hanım. Rüzgar ve elbisenin başlığından dolayı hiç ama hiçbirşey duyamayacağım anlaşılıyor. Ben de sesim duyulabilsin diye böğürerek söylemeye başlıyorum... Birçok kez o dört satırı karıştırıp başa dönerek birşeyler kaydettik. Sırayla seyredince yaptığım gaflar ve içine düştüğüm komik durum insanı gülümsetiyor. Ama içlerinden birini seçmek zorundaydım.  İzlemek isterseniz, tıklayınız...

Sonunda suya dalıyorum. İncecik kumlar sanki havada uçuşuyor. Hızla kumsaldan uzaklaşıyorum. İleride su daha berrak ama dalgalar daha bir şiddetli. Berrak derken, yağmurun bulanıklığı, çamur yok ama kleopatranın süt banyosu mübarek. Görüş epey kötü. İlk agaşonda bir kefal sürüsü görünüyor. Levrek bekliyorum; atmayacağım. İkinci agaşonda iki levrek geçiyor ama ben dipte tutunmaya çalışıyor, suda aylarca kaldığı için su çekip şişerek batmış kütük gibi bir ileri  bir geri salınıp duruyorum. "Bir daha geri dönemem" dediklerini duyar gibiyim. Gözümün hizasına geldiği bir anda tetiği çekiyorum. Ohh, birisini almışım....


Sonrası tam bir mücadele. Oraya yat, buraya tutun, bacakları bir yere daya, su yutma, nefesi ayarla derken epey bi yol alıyor ama birşey göremiyorum. Derken birden önüme yatık bir kaya kütlesi çıkıyor. Dibine iniyorum, dalganın kuytusunda yavaşça süzülürken bir yandan "buraların dip yapısı uygun, birden görebilirim" derken gerçeketen 3 kg. civarında bir babanın önümde yemlendiğini farkediyorum. Ama nişan almak mümkün değil. Kendimi toparlayana kadar uzayıp gidiyor. "Meraklıdır bu keratalar, şimdi döner gelir geriye" diye defalarca agaşonluyorum. "Geri dönemez"miş....

Daha bir gidiyorum. Hava soğuk değil, üşümüyorum ama fırtınada dönüş zorlayabilir; geri dönüşe geçiyorum. Önüme birden iki kardeş geliyor. Yine sütün içinde flulaşırken çekiyorum tetiği. Misinanın gerilmesinden anlayabiliyorum vurduğumu ama göremediğim gibi inip alamıyorum da... İnşallah sağlam bi yerinden vurulmuştur diye yusuflayarak dalıyorum. Ohh, iyi, tam belinin ortasından. Onu da söndürdükten sonra deneye deneye gidiyorum.  Sonunda ilk balığı aldığım yere geliyorum. Agaşonlarda iki kere daha iri levrek geçiyor uzaklardan. İkişer kilo civarındaydılar ama bildik nedenlerden, atış bile yapamıyorum. Yeter artık diyerek çıkıyorum.

Üç saatlik dalışı iki atış ve iki levrekle tamamlıyorum.

Daha iyileri ve irileri sizin olsun

 


7 Şubat 2011 Pazartesi

.......................................5 ŞUBAT DALIŞI............................

Eşim, Cuma sabahı Akyaka'da seminere gideceğini söylediğinde kafamda dalış planları oluşmaya başlamıştı bile. Hafta boyunca bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun oluşturduğu karamsarlık, internette uzun vadeli hava tahminlerinde hafta sonunun açık olduğunu görmemle dağılmıştı. 
 
Gökova ve Sakar Geçidi
Ama Cuma sabahı hava hala deliler gibi yağıyordu. Kendi aracıyla yalnız seyahat edecek olan eşimi "dikkatli olması" uyarısıyla uğurladım. Saat 09.30 sıralarında cep telefonunda onun ismini görünce içimden bir "eyvah" koptu. Kaygıyla telefonu açtım... "Sakın telaş etme, ben iyiyim ama araç kaydı........." diye başlayan monolog hızla Gökova'ya doğru yola çıkmama yetmişti bile...

Kazanın olduğu viraj
Eşimin sağlıklı olduğunu görüp Akyaka'da Yücelen Otel'e bıraktıktan sonra servise çekilen aracı kasko'ya havale edip Milas!a geri döndüm. Stres ve panik azaldıkça "dalış" fikri daha yatıştırıcı bir alternatif olmaya başladı.  Mesaiden sonra malzemeleri alıp hepbirlikte eski "Tuzla", yeni "Boğaziçi" köyüne, babamların yanına gittik.

2008 yılı Mart ayında  yaptığım gibi bir av hayalini her kış kuruyorum. Ama kiminle konuşsam, doğru dürüst levrek kalmadığını söyleyip duruyor. Gerçekten de, eskisi kadar sık dalmasam da dalışlarımda pek levrek göremiyorum. O nedenle her zaman dalmaya gittiğim yerlerden farklı bir meraya dalmayı planladım. Eskiden sırtı ile hiç boş çıkmadığımız, ama her yer yazlık sitelerle çevrili olduğu için kıyıya ulaşmakta zorlandığımız yerlerden birinden dalmayı planladım. En son dalışımda o sitenin görevlisi olduğunu öğrendiğim çocukluk arkadaşım "yahu gelsene, sana birşey diyen mi var" deyince, gök sevinç yollandım oraya...


Benim her zamanki gevşekliğim ile saat öğlen olmuştu. Sanırım 12.30 gibi suya girdim. Yağmur kesilmiş, rüzgar durmuş, deniz süt limandı. Günlerdir yağan yağmura rağmen su inanılmaz ölçüde berraktı. İçerideki koydan başlayıp buruna kadar gidebilmeyi amaçlıyordum ama beceremedim. Gidip dönebildiğim yolu işaretledim. 

Levrek hayalleri kuradurayım, önüme kefaller çıktı ilkin. Vay be, iyi de yan veriyorlar. Bir, iki, üç... Ulen, hepsine de karavana atılır mı be.. Üçte üç karavana... Artık kefallere atmayacağım diyorum içimden, moralim bozularak. Bu arada ısrarla levrek bekliyorum. Kara kıyı, açık, ağaşon, baskın... Ne biliyorsam döktürüyorum. Nafile... Bir tek levrek görünmüyor. Bir ara kendimden şüpheye düşüyorum; acaba ben mi göremiyorum diyorum. Yoo, etrafımdaki sarı renkli tüm balıkları görebiliyorum. Sarpalar, melenurlar, kefaller, ot balıkları herbirisi görüş alanımda. Eee, nerde bu levrekler?


Kuytudan çıkıp açık denizin dalgalarının etkilediği kıyılara ulaşınca dip yapısı değişiyor. Sarı benizli yosunların yerini koyu kahverenkli benekli yosunlar alıyor. Buraları daha uygun diyerek bir kayanın arkasına yatıyorum. Az sonra, maviliklerin içinden kendinden emin bir tavırla bir levrek aheste aheste üzerime doğru geliyor. Sanki denizaltı mübarek. Öyle bir vakarla geliyor ki, yırtıcılardan birisi mi acaba diye düşünüyorum bir anlığına. Tam karşıdan geliyor. Ağzından başka bir yeri görünmüyor, iki de gözleri. Tetiğe dokunmamla geri doğru kaykılıp kayaların arasına çöküyor. Hiç hareket yok. Ağzının içinden girip kuyruktan çıkmış şiş. Kefallere atılan karavanalar bir işe yaramış hiç olmazsa...

Hey gidinin levreği..


Balığı söndürüp künteye asıyorum. Bir umut, parkura asılıyorum ama nafile. Hafiften üşüme belirtileri başlayınca buruna kadar ulaşamayacağımı kestiriyorum ve dönüş başlıyor. Yolda bir de kefal alıyorum ama ötekinin yanında pek küçük kalıyor; vurmasamıydım acaba diye düşünüyorum. 



Çıktığımda ben üşümüş, hava ısınmış durumda. Titreye titreye giyinip evin yolunu tutuyorum. Bol soğanlı bir pilaki yapıyor annem.  On parmak dalıyor, şapırdata şapırdata yiyoruz.  Daha irilerini birlikte yemek nasip olur umarım.

Daha iyi ve irileri sizlerin olsun.

10 Ocak 2011 Pazartesi

8 Ocak avı...

Artık dalışa bununla gidiyorum. Megane Sport Tourer. Modus'tan sonra bu uzay gemisi gibi geliyor!
Son kez daldığımda, sıcaktan bayılacak bir halde çıkmıştım sudan. Sanki çok paraymış gibi neden kendime bir yazlık elbise almadığımı sorarak, sıcaklar devam ettikçe o 5 mm. ile dalmamaya yemin etmiştim. Yazlık elbise almadım ve neredeyse dört aydır da dalmadım. Ya hafta sonları uymadı, ya uyan zamanlarda yağmur yağdı, havalar ve sular bir türlü soğumadı derken bahane muhtelif. Aslında birisinin çekmesi, gaza getirmesi gerek, bir badi lazım ama malum, benim badi gitti gider. 

Picasso Paletin palasını dolduruyordu.
TV karşısında uyuklarken kendimi elimde malzemelerle dalmaya giderken görmeye başladım. Ve gittikçe sıklaşmaya başladı bu gündüz rüyaları. Araba ile meraya varıyor, soyunup/giyinip suya dalıyor, hayali balıklarla karşılaşıp hayali atışlar yapıyordum. Birinde işyerinde hemşire hanımın uyarısı ile yerimden sıçrayınca ikimiz de çok gülmüştük. 

Beleşçi Kıvanç.. Eline de pek yakışıyor..
 Haa, bu arada, 13 Aralıktan beri Aile Hekimi olarak çalışmaya başladım. Artık hafta arasında dalışa gitmek de yok. Kabus gibi.... Hafta sonları ise bütün meralar ellenmiş oluyor. “Erken giden kazanır” durumu...

Sonunda bu hafta sonu dalmaya zaman ayırabildim. Yatağan Acil'den tıbbi sekreter bir arkadaş ile benim yerime gelen doktor arkadaş “biz de oltaya geleceğiz” dediler. Meranın onların avı için uygun olmadığını söylememe rağmen “mangal, ızgara, mamun, dolak, kamışları ve  rakı. ile geldiler. 

Eh, ızgara da ona kaldı
Elbiseyi giyip suya dalınca “Calcium-Sandoz” misali köpürdüm hafiften. Ohhh, gazımı aldırdıktan sonra başladım nefesimi yoklamaya. Daha ikinci agaşonda 6-7 ispendek karşıladılar. Birisi künteme misafir olmayı çok istedi, kıramadım. Hava nefis. Açık deniz kıyısında olmamıza rağmen dalga yok. Su, genel standartların üzerinde bir berraklıkta. Genelde iri dalgalı olduğu için sokulamadığım kıyıdaki kayalarda inanılmaz yuvalar varmış meğer. Sargozlar kaynıyor. 400 gr.lık birini aldıktan sonra ısrarla uzaktan seyreden birine çekiyorum tetiği. Bir anda misina geriliyor ama daha ben üzerine çökemeden yırtıp, bir kayanın dibine yatıyor. Ah ya, iriymiş de kerata. Barsakları sallana sallana hemen yandaki yuvaya kayıveriyor. Demek başka birinin yemeği olacak! Yaşaması pek mümkün görünmüyor.

Acilde hasta bakmaya benziyor mu Süleyman?

Derin dalışlardan birinde iri bir sarı kulak, sığda da bir ispendek alıyor, burundan kuytuya doğru dönüyorum. O da ne, 4-5 iri levrek sığda uzaktan bana yan yan bakarak geçiyorlar. Agaşon para etmiyor. Ama biliyorum ki, meraklı bunlar, tek nefes alıp gene dalıyorum. Aslında dalmıyorum da, kafayı suya gömüyorum. Çünkü bayaa bi sığdayım, neredeyse dibe oturuyor göbeğim. Bir elimle taşlara tutunup kendimi sabitlemeye çalışırken, muhtemelen içlerinden biri sağdan yanaşıyor. Bu ziyareti yanıtsız bırakmıyor, hakkını veriyorum. Ayağa kalktığımda su dizime geliyor!!

İşte gerçek avcı. :)

Habire bir sığ, bir derin.. yatıp yatıp çıkıyorum ama bir gördüğüm sürüyü bir daha görmüyorum. Çıkmaya niyetlendiğin sırada yine sığda bir ispendek yalnız başına dinleniyor.. Yaklaşmaya çalışıyorum, yan vermiyor. Az daha, hadi be derken döndüğü anda çakıyorum. Hooop, küntede. Ama bi gariplik var. Bunun gözleri kıpkırmızı..Allah allaaah.. Dikkatlice bakınca her iki gözünün de patlamış olduğunu, kör bir balığı vurduğumu anlıyorum.

Bu arada bizimkiler habire oltayla uğraşıyorlar. Sonuç: 2 kerpe...

Ben sudan çıkıp hemen giyinirken onlar mangalı yakıyor, rakıları dolduruyorlar. Taze taze götürüyoruz avladıklarımızı. Ayıp olmasın diye kerpeleri pişirme isteklerini geri çevirmiyorum. O sırada çocukluğumun birlikte geçtiği bir arkadaşım geliyor. Sarmaş dolaş oluyoruz. Muhabbet ne güzel. Ama, yorgunluğun üstüne içilen rakı ninni gibi geliyor. Kapağı eve zar zor atıyorum.

Daha iyisi ve irisi sizlerin olsun.