Dalmayalı kaç hafta oldu unuttum çoktan.
Aile hekimliği sistemine geçilip Aile Hekimi olduktan sonra işler iyice karıştı. Nöbetli çalışmadan hafta içi mesaisine geçince acilin stresinden kurtuluyor olmak iyi gelir diye düşünmüştüm. Yıllardır alıştığım çalışma düzenini değiştirmek beni pek mutlu etmese de, gün geçtikçe büyüyen göbeğime ve gelişen "Türk kaslarıma" çok iyi geldiğini söylemeliyim.
İnsan rahata ve kolaya çok çabuk alışıveriyor. Mesai dışında kalan iki gün dalmak için fırsat yaratmak tamamen bana kalmış olsa da hep ardına sığınacak mazeretlerim oldu. Ya yazın balık görememekten, ya yalnız dalmanın tehlikeli ve sıkıcılığından, ya da düğün, toplantı vb. zorunluluklardan söz edip durdum. Öyle ki, geçen aralıktan beri ayda ortalama bir kez bile dalmamışımdır. En fazla iki hafta suya girip ıslanmadığımda basan kaşıntılar da yavaş yavaş terk edince bedenimi, oluruna kaldı dalma işi.
İşte, miskinliğin tepe yapıp, masa başı çalışmanın rahatlığına gömülmüşken bir arkadaşımın tüple dalışa gitme önerisine yarım ağızla evet dedim. Cumartesi sabah Bodrum'a gidecek, bir teknenin ekibine dahil olarak dalacaktık.
Dalış brövesini alalı 30 yıl kadar olmasının bir önemi yok muydu?
Eh, ben zaten fiilen dalmıyor muydum?
Kendini bilen birisi değil miydim?
Zaten brövesiz dalan o kadar insan yok muydu?
Eskiden alınmış da olsa brövem vardı,
Hem bir hatırlatma dalışı yapılırdı...
![]() |
| Eğitim dalışı |
Bu kadar kışkırtıcı mazeretlerin arasında hayır demek delilik olurdu. Cumartesi ola hayrola deyip tekrar görüşmek üzere sözleştik.
Ertesi gün ASAD'dan arkadaşım Gökhan aradı, hafta sonu Milas'ta olacağını, fırsatım olursa birlikte dalmak istediğini söyledi. Cumartesi günü arkadaşlara sözüm olduğunu, pazar günü havanın kötü olacağına dair hava tahmin raporları olduğunu söylesem de onun duraksadığı tek yer "hafta sonu iki gün dalış" yapmanın aile huzuruna yapacağı etki oldu. "Yenge tavır yapar, olmaz o zaman" dese de, bu olasılık aklıma girmişti bir kere. Onunla da sonra görüşmek üzere sözleştik.
Cumartesi sabah Bodrum'a yollandık. Tekneye binip Karaada'nın arkasına, Paçoz Koyu'na gittik. Benimle birlikte bir başka arkadaş daha dalış konusunda pek deneyimli değildi. İkimiz bir dalış hocası eşliğinde daldık. Önce 15 dakika kadar temel konularda bilgi tekrarı yaptık; sonra yavaş yavaş derine inmeye başladık. BOSAD tarafından 2008 yılında yapay resif oluşturma projesi kapsamında batırılan C-47 Dakota uçak batığının üst ucuna ulaştık; 17m.
Aynı temkinlilikle yukarı çıkmaya başladık. Teknenin altına yaklaştığımızda motor ve pervane sesi ile irkildik. Hızla yukarı çıkınca havanın patladığını, teknenin kıyıya sürüklenmemek için motor yardımı ile tutunmaya çalıştığını anladık. Hızla toparlanıp lodosun etki alanından çıkıp adanın kutu bir koyuna demirledik. Bu arada yağmur öyle bir indirdi ki, adadan Bodrum görünmez olmuştu. Hafif bir yemekten sonra ikinci bir dalış, ve geri dönüş..
Su altında dengenin ayrı bir aparatla sağlanıyor olmasına ve fazla oksijen tüketmemek için sakin hareket edip gereksiz efordan kaçınılmasına rağmen yorulduğumu eve dönüş yolunda fark ettim. Sıcak bir duş ve kısa bir uyku beni kendime getirmişti. Yemek yerken eşime Gökhan'ın pazar günkü dalış teklifini ilettim ve hayretler içinde kaldım; herhangi bir itiraz yükselmedi!! Daha sonra Gökhan'la haberleşip fırtınanın tutmayacağı, havanın uygun olacağı bir mera tespit edip erkenden buluşmak üzere sözleştik.
Daha hala dalış heyecanımı yitirmemişim, en çok buna seviniyorum. Altıda kalkmak için saat kurmama rağmen 5.30 gibi uyandım. Belki bunda deliler gibi esen rüzgarın kapı ve pencerelerde yarattığı çığlıkların da payı vardır ama dalış heyecanı olarak düşünmek beni daha mutlu ediyor..
Yoldan Gökhan'ı alıp saat 7 sıralarında suya girdik. Hava hiç de söylendiği gibi görünmüyordu. Deniz süt liman, rüzgar hafif, gökyüzü parçalı bulutlu... Hızla geçiyor olmalarına rağmen bizim olduğumuz yer mükemmel görünüyor..
Dalış planımızı yapıp dala çıka yüzmeye başlıyoruz. Birlikte dalmak benim tercihim, Gökhan'dan öğreneceğim bir sürü şey olduğunu düşünüyorum. En azından dalarken onu izlemek bile heyecan verici. Hedeflediğimiz meraya varınca o derinde, ben sığda avlanmaya başlıyoruz ama bizimkisi sinek avlamak! O birkaç parça balık gördüğünü söylemesine rağmen ikimizin de küntesi boş. Ben de 8-10 parçalık bir tral sürüsü gördüm ama atış bile yapamadım.
![]() |
| Tral |
Derken rüzgar bulunduğumuz bölgede sertleşmeye başlıyor, denizin yüzeyini bölgesel olarak köpürterek milyonlarca su damlasını havalandırıyor, ardından da burkularak herhangi bir yöne yürümeye başlıyor. İri dalga oluşturmuyor ama geçtiği yerleri resmen süpürüyor. Başımız suyun içinde bu atakların geçmesini beklerken şnorkelden ıslık sesi geliyor, savrulan su damlacıkları kırbaç gibi sırtımıza iniyor.
Bu arada, tek deli biz değilmişiz!. Agaşona yattığım bir sırada, bakış yönümden birisi yaklaştı, Gökhan geldi zannettim. Ama arkasından bir dalgıç daha çıkıverdi. Selamlaşarak ayrıldık.
![]() |
| Aynen böyle düştü yıldırımlar! |
Ayrılarak dalmamıza ve fırtınaya rağmen göz temasını kaybetmiyoruz. Fırtınanın iyice elektrik yüklendiği, şimşek ve yıldırımların gök gürültüleriyle ardı ardına patlamaya başladığı sırada ikimiz de adanın kıyısında buluşuyoruz. Korkumuz, Poseidon'un üstümüze yıldırımlar indirmesi. Çöldeki bahtsız bedevi olmaya hiç gerek yok. Tüfekleri bırakıp, kıyıda suya gömülüyoruz. Filmlerdeki gibi sağımızda solumuzda şimşekler çakıyor, yıldırımlar düşüyor ve bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor. Bu öfkeli hava Güvercinlik yönünde uzaklaşmaya başlayınca ağzımızı havaya açarak su içmeye çalışıyoruz. Yağmur o kadar yoğun ki, gerçekten oluyor! Derken gözlüklerimize doldurduğumuz yağmur suyu ile susuzluğumuzu biraz daha gideriyoruz. Ağızlarını havaya açmış, yan yana iki dalgıç görüntüsünün dışarıdan ne kadar komik göründüğünü konuşarak gülüşüyoruz.
İşte o sırada kefal sürüsünü takiben 5-6 adet barakuda, atış yapamadan geçiyor. Agaşona devam; biliyorum meraklı balıklar bunlar ama nafile.. Dönmüyorlar. Yüzeyde Gökhan'a sesleniyorum, gelsin de birlikte uğraşalım diye ama göremiyorum onu. Bir sonraki agaşonda üzerime gelen bir kefale atış yapmayı düşünürken, kefalin arkasından hızla yaklaşan balığı görüyorum. Yavaşça hedefe alıp çekiyorum tetiği. Levrek... Kafadan kuyruğa, şişe geçiyor. İrice de kerata.. Eh, bende bir keyif, bir keyif; sormayın.
Hava iyice durgunlaşıyor, arada güneş bile çıkıyor. Agaşonlara devam. Bir kefal ıskalamama rağmen ikincisini alınca keyfim iyice artıyor. Ama anlaşılan balık sadece belli bir alanda eyleşiyor. Yavaşça meranın dışına kayınca balık malık kalmıyor gene. Zaten giysilerin olduğu yere de gelmişiz. Sudan çıkıp soyunuyorum önce. Sonra telefonla eşimi arayıp çıktığımı haber ediyorum; tam 8 kez aramış... Balıkların resmini çekip temizliyorum.
Gözüm Gökhan'da. Zaman geçiyor.. Yok...Yağmur çiselemeye başlıyor. Dalışı planlarken gittiğimizin aksi yönünde kısa bir meradan bahsetmişti; oraya gitmiştir belki.. Kara kıyıdaydı, başına birşey gelmiş olmasın? Geri dönmüş olmasın? Bu güdüyle geldiğimiz yöne yürüyor, gözlerimle denizi tarıyorum. Aklımda İlhan'ın ölümü.. Nedense insanın zihni hep kötü olasılıklara kilitleniyor böyle durumlarda. Ne derim ben eşine? Kimi aramalıyım? 112? 154? Sahil güvenlik? Güven? Oral? Offf, offf. Gökhan nerdesin?
Havluyu kayanın kuru bir bölgesine atıp oturuyorum. Gözüm suda. Bir Güvercinlik yönüne, bir Bodrum yönüne bakıyor, bir şnorkel görüntüsü ya da bir palet çırpıntısı arıyorum. Birilerine haber etmek için ne kadar beklemeli; bunun bir makul süresi var mı?
İşte böyle karamsar ve endişeli endişeli beklerken Gökhan yürüyerek Bodrum yönünden çıkıp geliyor sallanarak. "Eh be! diyorum, "çatlattın beni meraktan."
Var ya, onu sağ salim karşımda görmek bana o gün verilebilecek en harika hediyeydi. O da birkaç balık vurmuştu ama bu bahiste balıkların filan önemi kalmamıştı. Onun da eşini arayıp gecikme konusundaki mazeretlerimizi ilettikten sonra toparlanıp geri döndük.
Siz siz olun, dalış planınızı çok net yapın ve birbirinizden ayrılacaksanız mutlaka arkadaşlarınıza haber verin.


























